10 Temmuz 2018 Salı

PKK'yı besleyen; TÜRK ve Türkiye düşmanlarının hamisi, insanlık düşmanı kıskanç AMERİKA!.. "TÜRKİYE'Yİ İŞGAL (BÜYÜK BEKRAUND) PROJESİNDE 2019 KRİTİK TARİH!.." - Mustafa ÖNSEL

TÜRKİYE'Yİ İŞGAL (BÜYÜK BEKRAUND) PROJESİNDE 2019 KRİTİK TARİH!..
MUSTAFA ÖNSEL
Yıl 2002. Günlerden Temmuz’un 24’ü. Tesadüf ya, tam da Türkiye’nin tapu senedi kabul edilen veABD’nin imza koymadığı Lozan Antlaşmasının yıl dönümü.
Amerikalı askerler Nevada çölünde bir tatbikat yapıyor. Adı Milennium Challenge-2002. Türkçesi "Bin yılın meydan okuması." Allah Allah bu Amerikalılar kime meydan okuyor acaba diyorsunuz haliyle.
Tam 13 bin 500 personel katılıyor, üç hafta sürüyor bu tatbikat. ABD tarihinin en büyük tatbikatı aynı zamanda. Pek çok NATO ülkesi davetli. Ancak NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye davet edilmemiş.
Her tatbikatta malum bir senaryo vardır. Senaryoda da haliyle mutlaka hedef olarak bir düşman bulunur. Onun üzerinden yazılan senaryoya göre de tatbikat gerçekleştirilir.
Böylesi iddialı bir isimle gerçekleştirilen tatbikatta hedef kim diye merak ediyor insan gerçekten.
O zaman en özetinden senaryodan bahsedelim de hedef neresi, düşman olarak kim hedef alınmış tatbikatta, görelim-tahmin edelim-.
Tatbikattaki hedef ülke, iki kıtada konuşlu bir ülke. Bu anlamda bir takım denizyollarını kontrol ediyor. Akdeniz’de bir ada ülkesiyle sorunları var bu ülkenin. Ayrıca söz konusu hedef ülkede azınlık unsurlar da yaşamaktadır.
Senaryo, söz konusu hedef ülkede meydana gelen çok yıkıcı bir depremle başlar. Bu arada depremle eş zamanlı olarak Uluslararası bir mahkeme, ülkenin sınırlarıyla ilgili ve çıkarlarına ters bir karar alır. Bu arada da sorun olan ada devletiyle ilgili uluslararası güçler, hedef ülkeye çözüm önerir.
Zor durumda olan siyasiler öneriyi kabul etmek zorunda kalır. Bunun üzerine askerler yönetime el koyup ülkede otoriter bir yönetim kurarlar. Sonrasında ada devletini ablukaya alırlar ve ABD askerleri, 96 saat içerisinde söz konusu ülkeye müdahale eder (işgal).
Nasıl? Beğendiniz mi senaryoyu?
Bu ülke dünyada sizce hangi ülkeye benziyor? Dünyada iki kıtada toprağı olan kaç ülke var? Bu tatbikat kime karşı?
***
Yıl 2009. Soğuk bir Aralık ayı. Yer Ankara’nın modern semtlerinden Çukurambar.
Ergenekon operasyonları bütün hışmıyla devam etmektedir. Bu arada Poyrazköy soruşturması da başlamıştır.
Emekli olanların dışında pek çok muvazzaf asker de tutuklanmıştır.
Askerin medya üzerinden linç edildiği günlerdir. Askere vurmanın prim yaptığı zamanlardır.
Polis ve Yargıdaki Fetullahçı çete mensupları, iktidarın siyasi desteğiyle o kadar rahat ve pervasız hareket etmektedirler ki…
Bir albay ve bir yarbay. İkisi de Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde bulunan Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan. Çeşitli faaliyetlerinden şüphelenilen bir albayı takip için görevlendiriliyorlar. Takip edilecek albay Çukurambar’dadır. İkisi de sivil kıyafetli olarak Çukurambar’a giderler.
Fakat o da ne? Aniden polisler belirir yanlarında ve ne yapıyorsunuz demeden çullanırlar üzerlerine. Ciddi bir boğuşma yaşanır. Bu arada polislerden biri Arınç’ın evinin krokisini albay olanın cebine sokuşturur.
Arınç da Çukurambar sakinlerindendir…
İşte bu olaydan "Arınç’a suikast" soruşturması çıkartılır ve iki subay gözaltına alınır.
Fetullahçı çete aldığı siyasi desteğin gücüyle bu tür kumpas kurgularını yapmakta gerçekten ustalaşmıştır. Tabi bunda hiçbir ahlaki ve vicdani kaygı taşımamalarının da katkısı büyüktür.
İki subayın görev yaptıkları birim çok kritik bir yerdir. Çok gizli bilgiler içeren belgelerin bulunduğu kozmik oda, bu birimde yani Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesinde bulunmaktadır.
Arınç suikastı bahanedir tabi. Amaç, orada görevli iki subay üzerinden kozmik odaya girmektir.
Ve bir hâkim marifetiyle kozmik odaya girilir. Şart, oradan hiçbir belge dışarıya çıkartılmayacaktır. Güya orada suikast planları aranacaktır.
Hâkimin ismi Kadir Kayan’dır. İlginç bir tesadüf, Kadir Kayan sonraki yıllarda amiral olacak olan Deniz Kurmay Albay Tezcan Kızılelma’nın da eniştesidir.
Hâkim Kadir Kayan, tam 26 gün inceleme yapar kozmik odada. Notlar alır.
Hangi notları aldı Kadir Kayan bilmiyoruz…
Bildiğimiz öyle suikast planları filan yoktur orada. Ama Türk ulusuna suikast hazırlığı içinde olanların çok işine gelecek "şeyler" vardır.
O "şeyler", bir işgal sırasında, düşmanın geri bölgesinde direnişi örgütlemek için eğitim almış, barış zamanı an itibarıyla normal işinde gücünde olan ama esnaf, ama köylü, ama memur vb. çeşitli meslek sahibi insanların isim listeleridir…
"Mikroplar", "akyuvarlarımızı" tespit etmeye çalışmaktadır anlayacağınız…
"Akyuvarların" kimlerden oluştuğunu, en üst düzey komutanlar dahi bilmez. Merak da etmezler. Peki, bunları kimler merak eder?
Kişisel merak olmayacağı açıktır. Bu merak sahipleri kimlerse, çok açık ki, Türkiye’yi işgali düşünüyorlar demektir.
Sonra mı? Aslında işgal durumunda, direnişi örgütleyecek bu kişilerin listesi bir harici bellekte bulunmaktadır.
Söz konusu harici belleği Kadir Kayan mevzuat gereği dışarı çıkartamaz. Harici bellek, bir kasaya kaldırılır ve mühürlenir. Operasyon tam başarılı olamamıştır.
Kadir Kayan bu olaydan sonra Yargıtay’a seçilir. 2010 HSYK tarafından adeta ödüllendirilmiştir.
Yıl 2013. Sürdürülen kumpas davaları sonucu ayarlarıyla oynanan Türk Genelkurmayının adli müşaviri, daha sonra Fetullahçı çete mensubu olduğu anlaşılacak olan Yarbay Muharrem Köse olmuştur.
Ankara’da da özel yetkili bir savcı vardır: Mustafa Bilgili.
Köse ile Bilgili’nin arasından su sızmamaktadır. Pek çok kişi onları baş başa samimi bir biçimde konuşurken görmüştür.
Bir gün savcı Bilgili, Genelkurmay’a bir yazı yazar. İçinde Türkiye’nin "akyuvarlarını", yani ancak düşmanın bilmek isteyeceği kişilerin bulunduğu harici belleği istemektedir.
Bunun uygun olan bir yönü yoktur. Zaten Arınç suikastının düzmece olduğu ortaya çıkmıştır. Ama ne gam. O harici bellek elde edilmelidir. Ancak sorun vardır, mevzuat gereği Genelkurmayın bunu göndermesi mümkün değildir.
Devreye genelkurmayın adli müşaviri Muharrem Köse girer. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’i ikna eder ve harici bellek savcı Bilgili’ye gönderilir.
Belli ki Köse ile Bilgili arasında danışıklı bir dövüş durumu vardır.
Bilgili de, harici belleği güya incelemek üzere, TÜBİTAK’a gönderir. Oradaki ekip de belleğin kopyasını alır ve geri gönderir. Zaten incelenecek fazla bir şey yoktur. Sadece alt alta yazılmış şahısların isimleri vardır.
Sonra ne mi oldu? Anlatalım.
O TÜBİTAK’cılar yurtdışına kaçtı. Kopyasını aldıkları söz konusu harici bellek kayıp. Muharrem Köse, Mustafa Bilgili, Kadir Kayan ve sonrasında amiral olan kayınbiraderi Tezcan Kızılelma 15 Temmuz sonrası tutuklandı. Bingo yani!
Peki, "akyuvarlarımızın" isimleri kimlerin elinde? Bunca çaba ne için?
***
Suriye’deki gelişmeler herkesin malumu. IŞİD isminde hilkat garibesi bir terörist örgüt yaratıldı. Bu aparat terör örgütüyle Irak ve Suriye’nin pek çok bölgesi işgal ettirildi.
Söz konusu terör örgütü eliyle, oralarda yaşayan yerel halk yerinden yurdundan edildi. Topraklar boşaltıldı. Tam bir etnik temizlik yapıldı.
Sonrasında PYD/PKK, ABD’nin yoğun hava desteğiyle, Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’den temizlenen bölgelere yerleşti.
PYD/PKK tarafından ele geçirilen bu bölgelerde, devletçik kurmak yolunda kantonlardan oluşan bir yapı ortaya çıktı.
Türkiye, son bir hamleyle Cerablus-Azez hattı ile El Bab bölgesini kontrol ederek kantonların birleşmesini engelledi.
Ancak, artık ABD, resmi olarak terör örgütü olarak kabul ettiği PYD/PKK’ya "kara gücüm"demektedir ve an itibarıyla PKK/PYD’yi aşırı bir şekilde silahlandırmaktadır.
PYD’ye verilen özellikle hava savunma silahlarının, hava gücü olmayan ve bölgeden süratle tasfiye edilme sürecine giren IŞİD’e karşı olmadığı ortadadır.
Bu satırların yazıldığı sırada ABD’nin PYD/PKK’ya son birkaç ay içinde bin tırdan fazla silah verdiği resmi ağızlar tarafından ifade ediliyor.
Peki, PYD/PKK neden böylesine silahlandırılıyor? Şu an sayısal gücünün 50-60 bin civarında olduğu, ABD askerleri tarafından sürekli eğitime tabi tutuldukları, IŞİD’e karşı savaştırılarak da ciddi bir savaş tecrübesi kazandırıldıkları ortadır. PYD/PKK saflarında halen silahaltında bulunanların sayısının kısa süre içerisinde 3-4 katına çıkartılabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Haliyle soruyoruz: Bu hazırlık kime karşı?
***
Türkiye’de son referandumda, şaibeli bir sonuç da olsa evet oyları daha fazla çıkmış ve adına başkanlık sistemi denilen ama dünyada eşine rastlanılmayan bir yönetim şekli kabul edilmiştir.
Sistem 2019’da yapılacak seçimlerle resmi olarak yürürlüğe girecektir. Bu sistemin tartışılacak, kabul edilemeyecek pek çok yönüne konumuz olmadığı için girmeyeceğim.
Ancak hemen ifade edeyim ki, dünyada demokratik ülkelerle, demokrasi dışı kabul edilen ülkeler arasındaki en büyük fark, seçim değil, yargının bağımsızlığıdır. Yoksa seçim, demokratik olmayan ülkelerde de yapılmaktadır.
Son referandumun getirdiği en önemli ve ülkeyi zor duruma sokacak değişiklik, yargının bağımsızlığına düşen gölgedir. Çünkü başkan seçilen, savcı ve yargıçların kontrolünü elinde bulunduranHSK’nın (Hakim ve Savcılar Kurulu) hemen hemen tamamını belirliyor.
6’sını fiili olarak (4’ünü direkt atıyor, Adalet Bakanı ve müsteşarı da doğal üye) kendi atıyor. Kalan 7 HSK üyesini de yasama yani meclis belirliyor.
Meclisteki milletvekillerinin çoğunluğu, haliyle başkanın partisinden olacaktır.
Milletvekillerini oylarıyla millet seçiyor görülse de partinin başı kimse, vekil olacakları da onun belirlediği bir Türkiye gerçeğidir.
Bu durumda başkanın belirlediği milletvekilleri, elbette onun istediği HSK üyelerini seçecektir. Başka bir gerçeklik sadece hayaldir. En azından 7 üyenin çoğunluğunu, iktidar milletvekilleri yani başkan seçmiş olacaktır.
Ha keza Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirleyicisi de başkandır.
Bu durumun, yürütmenin, esasında başkanın, yargıyı kontrol ettiği, yargının bağımsız olmadığı algısını yaratacağı açıktır. Bu görüntü, ülkenin demokratik olmadığı, otoriter bir sistemle yönetildiği iddialarının kabul görmesine olanak tanıyacaktır.
Düşünün, hedef ülkesiniz. Demokrasiyle yönetilseniz, size müdahale eden bunu dünyaya anlatmakta zorlanır. Ama sizin demokratik olmayan bir sistemle yönetildiğiniz algısı güçlenirse, müdahale kolaylaşır. Sadece şartların oluşturulması yeterlidir. İşte Irak, Libya hatta Suriye…
Türkiye’nin savrulduğu yer burasıdır.
Sonrası mı, etnik, dinsel, mezhepsel, daha tehlikelisi yaşam tarzları üzerinden bölünen halkı birbirine düşürmek emperyalizmin ustalık alanına girer.
Bununla birlikte oluşacak/oluşturulacak kaotik ortam, hele bir de yıkıcı deprem ile taçlanırsa müdahale için "Bin yılın meydan okuması" tatbikatının senaryosundaki gibi ada devleti sorununa dahi gerek kalmaz.
Kara gücü olarak da PYD/PKK kullanılır.
Kötü bir tablo çizdiğimin farkındayım, ama gördüğüm budur.
Hele de iç cepheniz böylesine zayıfsa; halkınız; tarihte olmayacak biçimde ayrışmış bir görüntü veriyorsa; ordunuz tarihinde olmadığı kadar moral değerleri açısından oldukça naif bir haldeyse, her bela kapınızı çalmak için fırsat kollayacaktır.
Boşuna mıydı 2008’den beri ordu üzerinde sürdürülen operasyonlar?
Bence "Bin yılın meydan okuyucuları" başkanlık seçimini bekliyorlar…
Sonra da Türkiye’yi anti demokratik bir ülke ilan etmeye hazırlanıyorlar…
Başkanlık için adayları, mazeret olarak ileri sürecekleri biri olmalı.
Sizce bu durumda kimin başkan olmasını isterler? Cevabı bildiğinizde olanı biteni anlamanız kolaylaşır…
Kısaca durum budur ve de vahimdir…
Mustafa Önsel (23.09.2017)

9 Temmuz 2018 Pazartesi

İNOSAM; ‘Beyin Göçü ve Göçmenlerin Eğitimi Perspektifinde Türkiye’nin Önündeki Tarihi Fırsatlar’ DM-DESAM HABER MERKEZİ; Gönderen: Başkan, GÜRKAN AVCI

İNOSAM; ‘Beyin Göçü ve Göçmenlerin Eğitimi Perspektifinde Türkiye’nin Önündeki Tarihi Fırsatlar’ DM-DESAM HABER MERKEZİ

Genç Demokratlar Vakfı bünyesinde Nisan 2018 itibariyle kurulan İNOSAM’ın Balgat Merkez ofisinde 30 Haziran 2018 tarihinde ‘Beyin Göçü ve Göçmenlerin Eğitimi Perspektifinde Türkiye’nin Önündeki Tarihi Fırsatlar’ temalı bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirildi. İNOSAM ve üye STK’lardan katılan uzmanlar, 5 milyon civarındaki Suriye, Irak, Afganistan, İran, Pakistan, Somali’li göçmenlerin eğitim sorunu çerçevesinde “21. yüzyılda Türk eğitim sisteminin nereye doğru gitmesi gerektiği” ve “Türkiye'nin beyin göçü açısından durumu ve sorumluları” konularında görüş alışverişinde bulundu.
Göçmenlerin eğitimi ve entegrasyonu hakkında yapılması planlanlanan çalışmalar hakkında bilgi ve istişarelerde bulunulan toplantıda “Göçmenlerin eğitim açığının/ihtiyacının nasıl kapatılacağı” üzerinde görüş alışverişi yapıldı.
‘Beyin Göçü ve Göçmenlerin Eğitimi Perspektifinde Türkiye’nin Önündeki Tarihi Fırsatlar’
Yapılan toplantı hakkında kamuyona yönelik açıklama yapan İNOSAM Başkanı Gürkan Avcı, “Yüzde 1,5’i ancak yüksek okul mezunu, yüzde 5’i meslek sahibi, yüzde 45’i okuma yazma bilmeyen, yüzde 75’i Türkçe konuşamayan, yüzde 45’i zorunlu eğitime ve Geçici Eğitim Merkezlerine devam edemeyen” göçmenlerin eğitim sorununun, Türkiye’nin en az terörle mücadele kadar iç ve dış siyasetin odağına koyması gereken, güvenlik merkezli stratejik bir meselesi olduğunu belirttiği konuşmasında şunları söyledi;
TÜRKİYE GÖÇ BAKANLIĞI KURMALIDIR!
Türkiye dışarıdan en çok göç alan ülke konumunda. Göçmenlere ev sahipliği yapma ve misafir etme hususunda örneğine az rastlanır şekilde büyük fedakarlıklar gösteren Türkiye’de her şeye rağmen mülteciler, yoksulluk, güvencesiz çalışma, sömürü, nefret söylemleri ve linç girişimlerinin kıskacında yaşıyor. Kamusal hizmetlerin standartlaştırılamamasından ötürü yöneticilerin insafına terk edilen göçmenler her türlü mağduriyet ve tacizle karşı karşıya kaldığından Türkiye’de gelecek kurma ve Türkiye’ye katkıda bulunma adına kendilerini güvende hissedemiyorlar.
Türkiye, 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 1967 tarihli protokolüne koyduğu “coğrafi” sınırlamayla sadece Avrupa’dan gelenleri mülteci sayıyor. Suriyeli göçmenler ise 2014 tarihinde ‘geçici koruma statüsü’ kapsamına alındı. Bulunduğu coğrafi konum ve tarihi özellikleri başta olmak üzere çevre ülkelerde devam edecek muhtemel siyasi sıkıntılar açısından göçmenlerin büyük teveccüh göstermeye devam edeceği Türkiye’nin ivedilikle göçmenlere mülteci statüsü tanıması ve ardından Göç Bakanlığı kurması düşünülmelidir.
HUKUKİ VE SOSYAL ENTEGRASYON BAŞARILMALIDIR!
Böylece kayıtsız olanlarda dahil halihazırda 5 milyon civarındaki göçmenlerin barınma, beslenme, eğitim, iş, sağlık gibi haklara erişimi noktasında yapılacak politikaların çok daha vizyonel, bütünlükçü ve gelişmeye uygun bir kurumsal çerçevesi sağlanmış olacaktır. Atılacak bu adımlarla önce hukuki ardından sosyal entegrasyonda başarılacaktır.
Başta Suriyeliler olmak üzere göçmenlerin vatandaşlık sorununu seçimlerin ve siyasi polemiklerin ötesinde tutarak ve hem göçmenlerin hem de Türk halkının kafasını karıştırmadan, huzursuz etmeden yapıcı ve şeffaf tartışmalar ışığında makul bir çözüm üretilmesi gerekmektedir. Türkiye göçmenlerine “vatandaşlıkla eşit bir statü” dahil olmak üzere her hangi bir makul çözüm bulmalıdır ki aksi takdirde 5 milyon civarındaki mültecinin sosyal ve hukuki entegrasyonu Türkiye’nin önündeki en temel sorun olarak karşısında duracaktır.
Lakin orta gelirli bir ülke olan Türkiye’nin kısa bir süre içerisinde dünyanın en çok mültecisini çeken ülke haline gelmesi nihayetinde bunun gerekleri olan politikaları/önlemleri hızla ve rasyonellikle yerine getirmemesi durumunda toplumda büyük endişe ve dip gerilim ve tepkiselliklere ortam hazırlayacağı ortadadır.
GÖÇMENLER ARASINDA AYRIMCILIK ÇÖZÜM POLİTİKALARINI BALTALAR!
Türkiye göçmenler için sosyal, ekonomik ve hukuki entegrasyon politikaları geliştirerek toplumsal mutabakatın temellerini eğitim sisteminde yapacağı programlar üzerinden sağlamalıdır. Mülteci statüsü vermeden, ayrımcı bir vatandaşlık hakkı da (Birtek Suriyelilere yahut Suriyelilerin bir kısmına vatandaşlık verilmesi) çözüm olmayacaktır.
Türkiye’deki göçmenler için çağdaş ve disiplinli bir eğitim olmazsa umutda yoktur. Temel ve mesleki eğitim başta olmak üzere yetersiz/kalitesiz eğitim, yıllardır Türkiye’de yaşayan göçmenlerin işsizlik, entegrasyon krizi ile de yakın ilişki içindedir. Kötü ve ulaşılmaz eğitim koşulları ve genç nüfusta yüksek işsizlik oranının yarattığı bu olumsuz ortam yüzünden milyonlarca göçmen adeta Türkiye’de arafta kalmış durumdadır.
Türkiye göçmenlerin eğitim ve işsizlik meselesine kalkınma meselesi olarak değil siyasi ya da güvenlikle ilgili bir konu olarak yaklaşmalıdır daha çok. Kendi vatandaşlarına dahi kalite standartizasyonu olan bir eğitim sunmada sorunları bulunan Türkiye’nin çok boyutlu bir çabayla öncelikle sanal sınıf projeleri başlatarak göçmen genç ve çocuklara eğitim hizmeti sunması beklenmelidir.
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDE TARİHİ FIRSAT VAR!
Türkiye’de hali hazırdaki özel derse olan bağımlılığı azaltma amacı taşıyan web tabanlı girişimciler desteklenerek göçmenlere kitle kaynaklı eğitim videoları sunmaları sağlanabilir. Türk eğitim müfredatı merkezli, göçmenlerin ülkelerinin müfredatlarına da uygun olarak hazırlanacak sanal sınıf uygulamaları ve eğitim videolarıyla, Türkiye’de okula gidemeyen mülteci gençlerinin/öğrencilerin en az yarısına 5 ay içerisinde eğitim hizmeti vermek başarılabilir.
Türkiye mülteci çocuk ve gençlerin dramına duyarlı ülkelerin katkısıyla dünyanın en büyük mülteci eğitim fonunu kurarak, dünyada bu alanda gerekli hizmeti alamayan mülteci çocuklar için çok stratejik bir adım atabilir. Bu fonla binlerce mülteci öğrenciye burs verilmesi de sağlanabilir. Türkiye mülteci çocuk ve gençler için dünyada yapılan çabaların sistemli ve kurumsal olmasını da böylece sağlayabilir.
Çünkü mülteci gençlerin eğitim sorunu, en az terör yanlısı gruplarla mücadele kadar tüm dünyanın gündeminde yer almayı hak edecek bir güncelliğe sahiptir. Tüm ülkeler bu konuyu küresel güvenlik meselesi olarak ele alınmaya çoktan hazırdır. Mülteci gençler makineli tüfeklerle değil, kalemlerle silahlandırılmalıdır. Türkiye bunun öncülüğünü ve sahipliğini yapmaya herkesten daha ehil ve layıktır.
GÖÇMENLERİN GETTOLAŞMA VE RADİKKALEŞME RİSKİ GÖZARDI EDİLMEMELİ!
Türkiye’de mültecilerin takribi ¼’ü çocuktur ve ancak yarısından biraz fazlası okula gidebilmektedir. Türkiye ivedilikle okullaşma oranını arttırmak hem de okullardaki sorunları çözmek zorundadır.
8 yıldır devam eden savaşın ve istikrarsızlığın ne zaman biteceği belli olmayan Suriye’den gelen göçmenlerin büyük bölümü çocukluktan yetişkinliğe Türkiye’de geçmiş ve önümüzdeki yıllarda da değişik ülkelerden yüz binlerce göçmen çocuk ülkemize gelerek çocukluktan yetişkinliğe Türkiye’de geçecektir. İşte bu yüzden milyonu aşkın göçmen çocuğun hangi vasıf ve becerilerle yetişkinliğe adım atacağı Türkiye’nin geleceği açısından stratejik bir önem taşımaktadır.
Bu alandaki yanlış ve eksik politikalar Türkiye’deki sosyal hayatın istikrarsızlığını artıracak, göçmenlerin gettolaşma ve hatta radikalleşme yüksek riskini önü alınamaz oranlara taşıyacaktır.
GÖÇMENLER İÇİN EĞİTİM BÜROKRASİSİ BASİTLEŞTİRİLMELİDİR
Göçmenlerin büyük bölümünü oluşturan Suriyeliler halihazırda Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı okul ve eğitim merkezlerinde Arapça olarak Geçici Suriye Hükümeti Milli Eğitim Bakanlığı ve MEB tarafından düzenlenmiş müfredat/ders programlarıyla eğitim alıyorlar.
Göçmenlerin okula kaydolabilmeleri için MEB öğrencilerden kendi ülkelerindeki eğitim belgelerini, belgeleri yoksa da sınava girmelerini istiyor. Göçmen öğrenciler “YÖS” sınavlarında başarılı oldukları takdirde Türkiye’de üniversite eğitimlerine de devam edebiliyorlar.
Göçmenlerin yaşadığı en önemli sorun başlıkları eğitime erişilebilirlik, kalitesiz eğitim ve okul geçişlerinde yaşanan problemlerdir. Bir çok göçmen veli ise kız çocuklarının eğitimine yahut karma eğitime (kız-erkek öğrenci aynı sınıfta okumasına) karşı yaklaşımlara sahiptir. Ve yine göçmen öğrencilerin önemli bir kısmıda ailesinin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır.
Kaldı ki göçmen öğrenciler ve veliler Türkiye’deki eğitim olanaklarından yeterince haberdar da değildir. Göçmen öğrencilere yönelik rehberlik hizmetleri ve Türkçe dil eğitimi yetersiz olduğu gibi öğretmenlerin niteliği ve eğitim araç-gereçlerinin temininde de ciddi sıkıntılar bulunmaktadır.
GÖÇMEN ÖĞRENCİLERE DÖNÜK MESLEKİ EĞİTİM OKULLARI AÇILMALI!
Göçmen öğrencilerin Türk öğrencilerle iletişime geçip dil becerilerini geliştirme ve sosyal entegrasyonu gerçekleştirme imkanları yetersizdir ve rehabilitasyon politikalaları planlanamamıştır. Göçmen gençlere dönük mesleki eğitim okulları açmak çok önemli bir adım olacaktır. Göçmenlerin ailelerine ek gelir sağlanmış ve hem Türkiye’de hem de kendi ülkelerinde kullanabilecekleri bir vasıf kazanmış olacaklardır.
Göçmenlerin eğitimi ve istihdamıyla ilgili tüm sorunlar ilgili STK’ların, GEM’lerin, bakanlıkların ve belediyelerin “Göçmen Bakanlığı” yetki ve sorumluluğunda koordineli çalışmalarıyla daha kolay ve verimle çözülebilir. Göçmen öğrencilerin okula devamını artırmak için ücretsiz okul yemeği, ücretsiz ulaşım ve ücretsiz okul üniforması verilebilir. Eğitimden uzun süredir mahrum kalmış yahut okula devam etmek istemeyen öğrenciler için meslek kursları açılabilir.
Göçmenlerin eğitim düzeyini ve mesleki formasyonunu pekiştirmek için göçmenlerin okudukları okullardaki öğretmen maaşları iyileştirilebilir. Savaş, şiddet ve yakınlarını kaybetme gibi travmatik süreçler yaşayan göçmen çocukların yaşadığı psiko-sosyal sorunlar nedeniyle bu okullardaki rehber öğretmen sıyısı ve niteliği muhakkak artırılmalıdır. Bu hususta Türkiye UNICEF’ten maddi destek alabilir. Ve en önemli hususlardan birisi de bazı yan dersler programdan çıkarılarak Türkçe ders saatleri artırılabilir.
TÜRKİYE DÜNYADAKİ TÜM MÜLTECİLER İÇİN ÖRNEK BİR PERSPEKTİF SAĞLAYABİLİR!
Göçmen çocukların eğitim için kamu ve sivil toplum olarak takdire şayan çabalar gösteren Türkiye’de 5 milyonluk göçmen nüfusun en önemli problemi halen eğitim meselesidir.
Ve yine ön önemli hususlardan birisi de Türkçe derslerinin tecrübeli ve liyakatli öğretmenler tarafından verilmesi sağlanmalıdır. Türkçe ders kitapları ve temel bilim ekipmanları da tamamen ücretsiz hale getirilmeli, göçmen çocukların oryantasyon ve motivasyon eksikliği giderilmeye çalışılmalıdır.
Göçmenlerin devam ettiği okullarda özellikle nitelikli okullar arasında kardeş okul projeleri başlatılıp entegrasyona farklı boyutlar kazandırılabilir. Ücretsiz YÖS kursları açılabilir.
Göçmen öğrencilerin devam ettiği okullarındaki öğretmen ve idarecilere mülteci eğitimiyle ilgili eğitim kesinlikle verilmelidir. Göçmen öğrencilerin okuldaki ve mahalledeki görünürlüğünü ve itibarını artıracak model uygulamalar planlanmalıdır. Bu sorunlar ertelenmeden ve ötelenmeden bilim ve aklın ışığında vizyoner bir bakış açısıyla atılacak cesur ve vicdanlı adımlarla insanlık adına iyi örnekler oluşturarak Türkiye dünyadaki tüm mültecilerin eğitimi için de müthiş bir perspektif sağlayabilir.
EĞİTİMDE ÇOK BÜYÜK ÇAPLI SİSTEM DEVRİMİNE BUGÜN DAHA FAZLA İHTİYAÇ VAR!
Tüm bu veriler ışığında bir kez daha söylemeliyimki Türkiye eğitimde büyük çaplı bir sistem devrimini başlatmalıdır. Çünkü Türk eğitim sisteminde var olan eşitsizlik, kalitesizlik artmaya devam ettiği takdirde toplumdaki çatışma, ötekileşme ve kamplaşma oranı bundan kat kat daha fazla artacaktır. Yani sadece belli bir kesim için ve bir tek dini eğitim alanında ve yine sadece niceliksel olarak bir şeyler yapmak yeterli olmadığı gibi sistem anarşisinin ve güvensizliğin artmasına neden olur. Türkiye herkes için, her alanda ve büyük çaplı bir eğitim devrimi başlatmalıdır.
Dünya genelinde eğitim sistemleri krizde. Lakin Türkiye’deki kriz çok boyutlu ve tehlikeli bir vehamet arzetmektedir. Şu anda göçmenler dahil milyondan fazla çocuk okula gidemiyor ve en az milyondan fazlası da okula gittiği halde bir şey öğrenemiyor. Türkiye sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri kapsamında eğitim şurası yaparak, 2023 yılına kadar "bütün kız ve erkek çocuklarının ücretsiz, hakkaniyetli ve kaliteli zorunlu eğitimlerini (12 yıl) tamamlamalarını ve böylece ilgili ve etkili öğrenme sonuçlarının elde edilmesini" hedef koymalıdır.
Türkiye büyük eğitim şurasında, bilgi ve teknoloji ağırlıklı bir ekonomi hedefi doğrultusunda kaliteli bir eğitim sistemi hedefi ile neyi amaçladığını tüm eğitim bileşenlerine tanımlamalıdır. Türkiye’deki çocuklar bilgili, birikimli, donanımlı ve geleceğin işlerineuygun eğitim alabilmeleri için bugün neleri öğrenmeleri gerekiyor, nasıl bir eğitim müfredatı almaları gerekiyor ve bunu sağlayacak sistemleri kuracak eğitim bürosrasisi ve eğitim politikacıları iş başına gelebilecek mi? Bir örnekle; ısrarla devam ettirilen taşımalı eğitim sistemi kırsal nüfusu, kırsal kalkınmayı ve tarımsal üretimi olmusuz etkilemeye devam etmektedir ve biran önce bu durumun rehabilite edilmesine ihtiyaç vardır.
Özel eğitim sektörünü ciddi şekillerde destekleyen Türkiye’de özellikle son yıllarda en yoksul bölgelerde eğitim finansmanındaki gerileme (yoksul semtlerde öğrenci sayısı fazla, okulun temel giderleri ısınma/boya/tamirat vs. yeterince karşılanmıyor, fiziksel altyapı ve öğretmen yetersiz…) sarsıcı boyutta. Türkiye en yoksul ve savunmasız durumdaki çocuk ve gençlerin devam ettiği yoksul semtlerdeki devlet okullarının eğitim finansmanından kesintiye giderek, özel okul ve kolejlere eğitim finansmanı aktarmayı bırakmalıdır.
VELİLER ÖZEL OKUL VE KOLEJLERİN KUCAĞINA İTİLİYOR!
Türk siyasetçileri, bir yandan ülke genelinde bir ‘inovasyon ve yetenek açığı’ndan yakınırken, diğer yandan da devlet okullarına yardım bütçelerinin küçüldüğünden bahsetmeyerek aslında en temel bir eleştiriyi savuşturmaya devam etmektedir.
Türkiye, bilimsel, çağdaş, inovatif ve nitelikli eğitim sistemine yeterince yatırım yapmadığı için; eğitimin çocuklarının geleceği açısından hayati önem taşıdığının farkında olan anne-babalar kontrolsuz bir şekilde açılan ve kâr amacı güden kalitesiz özel okul ve kolejlerin kucağına itilmeye devam edilmektedir. Türkiye’deki eğitim sistem anarşisi ve izlenen sert neoliberal politikalar sayesinde veliler özel okul/kolej ile kaliteli öğrenme arasında güçlü bir ilişki olduğuna inandırılmışlardır. Paran kadar eğitim, paran kadar kaliteli okul anlayışı toplumun kanaati haline gelmiştir.
TÜRKİYE EĞİTİME ÇOK GEÇ BAŞLIYOR!
Halbuki veliler ve öğrenciler bunun yerine, eğitimde daha yüksek verimlilik, inovasyon ve fen, teknoloji, yazılım, yapay zeka, kodlama, matematik liseleri, mühendislik, dijital, mesleki eğitim seçenekleri çevresinde şekillenmeliydi. Bunlara gerçekten ve acilen ihtiyaç var. Ama bütün bunlar için öğrenmeye daha erken yaşta başlamamız, öğretmenlere ciddi yatırım yapmamız ve milli eğitimi deneme tahtası olmaktan kurtaracak politika düzeltmeleri ve kestirme çözümleri bilen vizyonel, tecrübeli ve liyakatli bir eğitim yöneticisi ekibine ihtiyacımız var.
Türkiye eğitime çok geç başlıyor. Büyük hedef ve iddiaların Türkiyesi çocuklarını ilkokula başlamadan çok çok önce, daha doğar doğmaz eğitime başlatmalıdır. En azından üstün yetenekli ve üstün zekalı çocukların eğitimine daha erken başlamakla işe başlamalıdır Türkiye. Çocukların beyin gelişimi üç yaşına kadar yüzde 80 oranında tamamlanıyor. Eğitime erken ve iyi başlamanın beyin biliminden pedagojiye birçok kanıtı bulunmaktadır. Türkiye üstün zekalı ve üstün yetenekli bu çocuklara nasıl kaliteli ilgi ve destek sağlanacağı konusunu başarmalıdır. Ayrıca erken eğitim vasıtasıyla Türkiye (ilkokul öncesi eğitim) çocuklara daha fazla sosyal, bilişsel ve duygusal gelişim fırsatı sunarak, yeni dünyanın ehliyet ve vasıflarına daha kolay adapte olmalarını sağlamış olacaktır.
KALİTELİ EĞİTİMİN TEMEL UNSURU KALİTELİ ÖĞRETMENDİR!
Kaliteli eğitimin temel unsuru kaliteli öğretmenlerdir. Dünyada öğretmenlerini yenilik yapma, hem öğrencilerin hem de ülkenin ihtiyaçlarına adapte olmaları konusunda özgürlükçü bir şekilde destekleyen ülkelerde muhteşem kalitede başarılar yakalanıyor. Türkiye öğretmen yetiştirme politikalarından öğretmenlerin görevde yükselme/terfileri, ödüllendirme ve ücretlendirilmelerine kadar ciddi bir revizyona gitmesi gerekiyor. Türkiye’nin hem alanlarında uzman, hem rol model kişilikli, hami, rehber ve danışman öğretmenleri istihdama ihtiyacı vardır.
Türkiye’de öğretmenlerin iş kaybı oldukça yüksektir. Türk eğitim sistemi doğru becerilere sahip öğretmenleri yetiştirme, işe alma ve görevde yükseltmekte zorlanan bir yapıya sahiptir. Türkiye’yi yeni dünyanın gerektirdiği boyutta bir değişime hazırlamak ancak öğretmenler sayesinde ve okullarda mümkündür. Kopyeci eğitim uygulamalarıyla ve tercüme odasından çıkmayan reformcularla, küçük çaplı inovasyonlarla bu mümkün değildir. Türkiye öğretmenlerinin iyi eğitimli olduğu ve yüksek maaş aldığı, güçlü, çağdaş, bilimsel ve demokratik ulusal eğitim sistemi oluşturmaya öncelik vererek, nitelikten önce niceliğe finansal yatırım yapan bir eğitim sistem devrimi başlatmalıdır.
Günümüz dünyasında bireyler, toplumlar ve ülkeler güçlü bir istikbal adına fark yaratmak, sıçrama yapmak için en proaktif belirleyici olan eğitime bel bağlıyor. Nitelikli eğitimin bireysel, toplumsal ve ülke olarakta istikrar açısından da ciddi sonuçları var…
TÜRKİYE BEYİN GÖÇÜ VE BEYİN EROZYONU SORUNUYLA YÜZLEŞMELİDİR!
Türk beyin göçünün tek suçlusu rejim yahut eğitim sistemi değildir. Türkiye izlediği vahşi neoliberal politikalar nedeniyle insanlarını para odaklı, aydınlarını ilkesiz, toplumunu da ahlak ve erdemi baskılayıp ezmeye çalışan avantacı ve torpilci bir rol modelliğe sürüklemeye devam etemektedir. Türkiye’nin yüzleşmesi ve çözmesi gereken sorun budur.
Türk beyin erozyonunun nedenlerini Türk toplum yapısınıdan kaynaklanan sosyal baskı ve hastalıklarda, topluma enjekte edilen selefi dini öğretilerde, adil ve eşitlikçi fırsatlar sunmayan ekonomik düzende ve diğer taraftan da Batıya yönelik özgürlük ve refahla eşgüdümlü cezbedici algılarda da aramak gerekiyor.
Beyin göçünün en önemli nedeni olarak genellikle siyasî faktörler üzerinde yoğunlaşan akademisyenlere göre, ilim-irfan ehline baskı uygulayan ve bu kesime karşı nefret besleyen siyasi iktidarlar, aydınları, ilim adamlarını, düşünürleri ve akademisyenleri sindirerek bu kişilerin kendi istekleriyle göç etmelerini sağlamaya çalışıyor.
TÜRKİYE’DE BİLİMSEL DÜŞÜNCE AŞAĞILANIYOR!
Örneğin Türkiye’nin en büyük cemaatlerinden birisinin lideri televizyonlara çıkıp İsviçre’nin Cern kentindeki insanlığın en büyük bilimsel araştırmasını aşağılayıp/dalga geçiyor. Türk toplumuna bilimsel düşünceyi, aklını kullanmayı adeta kötü/günah/boş iş gibi gösteren bu dip algı operasyonuna ne bir devlet yetkilisi ne de bir bilim insanı karşı çıkıp eleştirmiyor, eleştiremiyor.
Türkiye’deki rejim ve insanlarımızı ilkel milliyetçilik / din ve hibrit ideolojiler üzerinden dönüştüren toplum mühendisleri ülkemizi geliştirecek, muasır medeniyet düzeyinin üzerine sıçratacak evsaftaki âkil insanları güvensiz ve huzursuz ederek Batılı ülkelere gitme kararını bizzat kendilerinin almalarını sağlıyor.
Türk aklının dışarıya göç etmesine sebep olan en başat etmenlerden birisi de aydınların aydınlara uyguladığı baskıdır. Türk beyin göçü olgusundan nefret ve esefle bahseden aydınlar/akademisyenler/işadamları/sanatçıların çoğu bu sorunun tırmanmasında bizzat etkin faktör olup nice yetenekli ve istikbal vaadeden insanımızın yurtdışına gitmesine/kaçmasına neden olmaktadır.
Türkiye’deki sosyal, siyasal ve ekonomik çevrenin, kendini akil insanlara dayatan sağlıksız yapısı rehabilite edilmelidir. Çünkü yurtdışına kaçan/giden bireyin yaşadığı sorun ve endişelerini davranış biçimine dönüştürme, tepkiselleştirme tarzı tamamen bu dayatmaların gücü ve keyfiyetine bağlı olmaktadır.
Bu itibarla genel toplum yapımız sosyolojik olarak hâlâ köylülüğe dayanmaktadır. Siyasî yapımız otoriter, toplumsal yapımızda baskıcıdır. Bu realitenin gereği olarakta bireyin/aydının toplumun/ülkenin çıkarını feda etip kendi çıkarına/çıkar ortaklarına sığınması/kaçması da oldukça reeldir.
AYDINLARIMIZ / AKADEMİSYENLERİMİZDE YASAKÇI!
Bugün Türkiye’de aydınların/akademisyenlerin yönettiği bir çok STK veya platform Batılı finansörlerin katkı ve telkinleriyle yürütülüyor. Bu STK ve platformlarda çoğu aydın ve düşünür yer bulamamaktadır. Bu STK ve platformları tekellerinde tutan, kendi yandaşları ve yazarlarını istihdam eden, her STK ve platform kesiminin diğerine yasak koyduğu bir Türk aydını/düşünürü manzarası artarak devam ediyor Türkiye’de.
Türkiye’de böyle bir çok STK ve platform var fakat amaç, halkın gerçek gündemini ilgilendirmeyen, milletin kalkınmasına, aydınlanmasına katkısı olmayan bir takım suni ve özel gündemler üzerinden karşı görüşe galip gelmek ve kendi görüşlerini yaymak olagelmiştir.
Türk aydınlarının STK ve platformlarda bu vazifeleri sorgusuzca ve büyük bir iştahla kabul etmesinin sebeplerinin beyin göçünün evrim süreciylede oldukça mühim ilişkisi bulunmaktadır.
Türkiye’de öteki görüşün engellenmesi ayıbı olağan görüldüğü gibi televizyonlarda da kimi görüştekilerini engelleyen, otorite dışında görüştekileri kabul etmeyen, hatta aynı görüşte olup farklı eğilimden olan birisi konuk edilse dahi söylemek istediği şeyi tam olarak söylemesini önlemek için sözleri sunucu tarafından yahut diğer katılımcı tarafından defalarca kesilen durumlara sıkça tanık olmaktayız.
AYDINLAR / AKADEMİSYENLER BASKIYA VE ÖTEKİLEŞTİRMEYE ALET OLMAMALIDIR!
Şüphesiz karşıt fikirleri sindirme ve farklı bakış açılarını baskılama şeklindeki toplumsal alt kültür ve siyasi politikalar aydın beyinlerin göçetmesini etkileyen en temel nedenlerden birisidir. Bu minvalde toplumda palazlanan kin ve nefret tohumları ciddi dip/iç tartışma ve çatışmalara neden olmakta ve ülke genelinde hemen her alanda çirkin ve rezil bir siyasetin yaygınlaşmasını tetiklemektedir.
Türk aydınları/akademisyenleri bu baskıcı ve ötekileştirici siyasete, finansörlü vazifelere alet olmamalıdır. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, çağdaşlık, çoğulculuk konularında hamasetle nutuk atan aydınlarımız/akademisyenlerimiz kendi meslektaşlarına karşı teoride destekledikleri davranış biçimini pratiktede göstermekten imtina etmemelidir.
DAVRANIŞ BOZUKLUKLARININ KÖKENİ İLKESİZ / OPORTÜNİST EĞİTİM SİSTEMİDİR!
Türk aydınının/akademisyeninin bu şekillerde tezahür eden davranış bozukluklarının köklerini, ilkesiz/ oportünist eğitim sisteminde/şeklinde aramak gerekiyor. Zira Türk eğitim sistemi ve akademiyası şahsî çıkarlar için ilkeleri feda etmeyi uygulamalı olarak öğretmektedir.
Türk milletinin zararı pahasına kendini otoriter rejime yahut Batılı güçlere satmaya hazır aydın tipini yetiştiren kesinlikle mevcut Türk eğitim sistemi ve Türk akademiyasıdır. Birkaç kuruş karşılığında milletine ihanet etmeye, aşağılamaya hazır aydınlar yetiştiren sistemle, toplumsal yapıyla ve ekonomik düzenle daha ne kadar devam edilebilir.
Türkiye’de topluma dayatılan GDO’lu din eğitimi / her türlü ilkel ideolojik propagandalar başta olmak üzere, aydın ve akademik görünümlü bir çok STK’nın faaliyetleri, politikaları ve araştırmaları büyük oranda Batılılara / emperyalizmin çıkarlarına hizmete yöneliktir. Aydın ve akademik görünümlü bir çok STK ve platformun çağu çalışmaları, Batılıların siyasi plan ve proje oluşturmak için istifade ettikleri bilgi notlarıdır aslında.
AYDINLAR / AKADEMİSYENLER BATININ ÇIKARLARINA ALET OLMAMALI!
Çünkü Türk toplumu Batılı araştırmacı, aydın ve akademisyenlere şüpheyle yaklaşıyor onlarla işbirliği yapmaktan çekiniyor. Dolayısıyla Türk toplumu hakkında reel veri toplayamayan Batı, devşirdiği/para verdiği Türk aydın/araştırmacı/akademisyenler maharetiyle bunu sağlıyor.
İslamlaşma adı altında yapılan sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve eğitsel bir çok reform ve sistemik devrim toplumu dönüştürerek/evrilterek emperyalizm için daha çok kullanışlı hale getiriyor. Ne yazıkki Türk aydınlar / akademisyenler / ilim-bilim adamları bu duruma ya ses çıkarmayarak yahut destekleyerek emperyalizme gönüllü olarak hizmet ediyor. Klasik emperyalizm, ekonomik emperyalizm ve kültür emperyalizmi kıskacındaki Türk toplumuna hibrit bir Batılı eğitim vererek onu Batıya hayran, ülkesini ve halkını hor gören bir kıvama getiriyor. Emperyalizm Türk aydınları, yazar, araştırmacı ve akademisyenleri bu gayeyi gerçekleştirmek için araç olarak kullanıyor. Özellikle İslami hareketler ile ırkçı/milliyetçi - bölücühareketler/oluşumlar hakkında yapılan araştırmalar Batının izleyeceği politikaları netleştirmesinin kaynağını oluşturuyor.
Sonuç olarak, makam/mevki/para ve menfaat için halkın çıkarlarını görmezden gelen ilkesiz aydınlar/akademisyenler/yazarlar/gazeteciler gerçek halkçı aydınları baskı altına alıp ezmeye çalışarak beyin göçünün artmasında önemli rol oynamaktadır.Sermayenin ve çeşitli istihbarat örgütlerinin muteberi aydınlar / akademisyenler / gazeteciler / yazarlar Türk aklının göçünün en stratejik müsebbibi olmaya devam etmektedirler.

5 Temmuz 2018 Perşembe

BAŞBAĞLAR KÖYÜ KATLİAMINI "MADIMAK-I YAKANLAR YAPTI" Amma lâkin dahası da var!.. Erzincan’da 33 vatandaşın kurşuna dizilip yakıldığı Başbağlar katliamında ABD parmağı olduğu iddia edildi.

Erzincan’da 33 vatandaşın kurşuna dizilip yakıldığı Başbağlar katliamında ABD (çekiç güç) parmağı olduğu iddia edildi!..
Erzincan’da 33 vatandaşın kurşuna dizilip yakıldığı Başbağlar katliamının üzerinden 25 yıl geçti. 2 Temmuz 1993'te yaşanan Sivas Madımak katliamından üç gün sonra gerçekleşen katliamın sanıkları serbest kalırken 25 yıl sonra vahşetin yaşandığı gün Başbağlar semalarında ABD helikopterlerinin uçtuğu ileri sürüldü. Erzincan Kemaliye'ye bağlı Başbağlar köyünde 5 Temmuz 1993'te yaşanan katliamın üzerinden 25 yıl geçti. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetleri ile Sivas Madımak katliamı gibi Başbağlar katliamı da 28 Şubat davasının gerekçeli kararında 28 Şubat sürecinin bir parçası olarak yer aldı. 2 Temmuz 1993'te yaşanan Sivas Madımak katliamından üç gün sonra Başbağlar köyünde 28 kişiyi kurşuna dizilmiş, evlerinde bulunan Nazife Baltacı ve 13 yaşındaki oğlu İbrahim Baltacı ile Nurettin Aydın, Şakir Aydınlı ve Süleyman Orhan yakılarak katledilmişti.
ÇEKİÇ GÜÇ ORADAYDI
Sanıkları serbest bırakılan ve hiçbir sonuç alınamayan o katliama ilişkin en çarpıcı bilgi ise 25 yıl sonra o köyün dernek başkanından geldi. Başbağlar Köyü Derneği Başkanı Mehmet Ali Dikkaya, katliamın yaşandığı 5 Temmuz 1993 günü OHAL kapsamında olmadığı halde Başbağlar semalarında ABD helikopterlerinin uçtuğunu söyledi. Dikkaya, soruşturmanın Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından yeniden açılması gerektiğini belirterek, "Sivas ve Başbağlar olaylarının birlikte planladığını düşünüyoruz. Alevi ve Sünni çatışması çıkartılmak istendi. Cenazelerimizin üzerine üç bildiri bırakıldı. Bildirilerde; 'Sivas ve Dersim'in intikamı alındı' ifadeleri yer aldı. 5 Temmuz 1993'te ABD'nin oluşturduğu Çekiç Güç'ün, Başbağlar semalarında ne işi vardı? Başbağlar OHAL dışında bir köy olmasına rağmen Çekiç Güç helikopteri olay günü Başbağlar semalarındaydı" diye konuştu.
SİLAH TEKLİF ETTİ
Başbağlar mağdurlarının avukatı Cüneyt Toraman da Sivas ve Başbağlar'ın birlikte planlandığını belirterek, Başbağlar'da bunun sağlanması için Başpınar Köyü Jandarma Karakol Komutanı Başçavuş Nafiz Canbaz'ın, köylülere kaleşnikof silah teklif ettiği tespitinin yapıldığını söyledi.
Başbağlar köylülerinin silahları tutanakla almak istemesi üzerine silahların verilmesinden vazgeçildiğini belirten Toraman, "Söz konusu olay ört-bas edildi. Gözaltına alınan Gürsel Aktaş, Hasan Boztaş, Ali İhsan Akgül, Cahit Aktaş, Aleattin Boztaş, Kenan Uludağ, Hayri Uludağ, Erdal Karakoç, Şahin Karakoç, Aziz Bozoğlu'nun da bulunduğu 14 sanık suçlarını itiraf etti. Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi, teşhislerin usulsüz yapıldığını iddia ederek tetikçileri serbest bıraktı. İtirafçı olan iki kişi PKK terör örgütüne yardım ve yataklık suçunu işlediği gerekçesiyle ceza aldı. Başbağlar davasında ise, ceza alan tek sanık olmadı" diyerek soruşturmadan hiçbir sonuç alınamadığını dile getirdi.
İNCELEMEDİLER BİLE
Başbağlar mağdurlarının avukatı Cüneyt Toraman ise soruşturmada ihmaller zinciri olduğunu belirtiyor. Sivas olaylarını kışkırtmakla görevlendirilenlerin, Başbağlar'a doğru yola çıktığını ve bu katliamı organize ettiğini belirten Toraman ihlalleri şunları anlattı:
Naaşlar iş makineleriyle arandı. Katliam sonrası olay yeri incelemesini savcı yerine orada görevli bir asker yaptı. Olay yerinde bulunan 500 küsur boş kovanla ile ilgili balistik incelemesi bile yapılmadı.
KATLİAMIN EN KÜÇÜK TANIĞI OLDU
Erzincan Kemaliye'ye bağlı Başbağlar köyüne gelen 30 kişilik terörist grubun, camide bulunan köy erkeklerini kurşuna dizdikten sonra yakarak katlettiğini söyleyen Eyüp Aydınlı (34) ise o gün 9 yaşında bir çocuk olarak yaşadığı vahşetin izlerini geçen 25 yılda hiç unutmadığını söylüyor. Teröristlerin kendisi ve kadınları köy deresinde toplayıp, köydeki erkekleri katlettiğini anlatan Aydınlı, dedesi ve eniştesinin naaşının 25 yıldır bulunamadığını belirterek suçluların bulunup cezalandırılsın istiyor. (Sabah) 05 Temmuz 2018

3 Temmuz 2018 Salı

merhaba, ilişik metin ilgi ve bilginize sunulur müge gülses "DÜŞÜNMENİN VE DÜŞÜNCENİN TEMEL TAŞLARI VE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK" Müge GÜLSES

DÜŞÜNMENİN VE DÜŞÜNCENİN TEMEL TAŞLARI VE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
MÜGE GÜLSES
Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) Genel Başkan Danışmanı ve (bir önceki dönem) GENEL BAŞKANI
Düşünmenin temel taşları kelime,kavram ve tanımlardır. İçeriklerini (manipülasyon, kirlilik, farklılaştırma,yalan dolan gibi) sorgularken bir yandan da zihnimizdeki önceliklerinin farkında olmalıyız.
1946 dan beri parti fikri bireyler olarak kendimizden daha önemli bir kavram olarak zihnimizde yer almıştır. Parti güç demek, vitrinde önemli isimleri içeren demek fikir demek parası olan demek ve sonunda bizi kurtaran demek şeklindeki denkleme esir olmuşuz.
Ve her şeyi partimizden bekler olmuşuz.
Halbuki M.Kemal' in bakış açısı bunun tam tersidir. "Herşeyi kendimizden bekleriz" "Kurtarıcı aramayın" der. Ve Kurucu anayasamız fikri, irfanı, vicdanı hür bireylerin mecliste yer alması ile oluşan en yetkili kurum olarak ülkeyi idare eder, sorunları çözme yönünde gereğini yapar. Gerçek demokrasinin örneğidir.
Sandık demokrasisinin aracı olan sözde parlamenter sistem, vatandaşları öteleyen yada yandaşlarına yani sadece kendine oy verenlere hizmet eden particilik sistemi, bugünün turuncu devrimleri gibi bize giydirilmiştir. 1946 da sistemin Türkiye'ye ihracı süecinde yapılan pazarlıkları hepimiz biliyoruz. Marshall yardımları, köy ens. nin kapatılması, natoya giriş, gelişmeye başlamış sanayimizin durdurulması v.b 1963 de girilen AET ile AB ye uzanan müktesabat çerçevesinde sömürgeleşmeye hızla devam edilmektedir. Düşünme diyalektiği gelişmemiş olan bizim gibi çocuk ana-babalar toplumlarında özne odaklı düşünme yani geleneksel-doğrusal düşünme tarzı ülkenin içi ve dışındaki emperyal güçlerin işlerini kolaylaştırmaktadır.
Halbuki bizim bilim toplumu olmaya ihtiyacımız var. 
Önderimizin bize bıraktığı en büyük mirasım dediği bilim ve akıl bize yol gösterecekse önce elimizdeki verileri doğru analiz etmeli ve rotamızı uygarlığa çevirirken yapılacakları birlikte tasarlamanın ön şartlarını oluşturmalıyız. Ön şartların en önemlisi siyaseten birlikte hareket edebilmenin yol yöntemlerini ortaya koymaktır. Senin partin benim partim onun bunun partisi tartışmalarının bu birlikteliğe dinamit koyduğunu 1946 dan beri anlayamadık. 
Sonunda kişi ve parti oligarşilerini eline geçiren iç dış bencil-hain-odakların elinde oyuncak olduk.
Bu gidişe karşı durmayacakmıyız? 
Tecavüz ve öldürümler kadın cocuk hayvan ayırımı yapmaksızın tüm şiddeti ile devam ederken istiklalimiz elimizden alınırken dua etmekle ağlayıp,dövünmekle gidişi durdurabileceğini düşünen varsa insan olma sorumluluğunun farkında değildir.
Bu gidiş gidiş değildir. İstikllâl marşımız bize yol gösteriyor, gereği için tüm milletin bir araya gelebilmesinin yolu önce düşünme kabızlığından kurtulmakla ve sonra birlikte plan yapmakla mümkündür

26 Haziran 2018 Salı

DÜNYANIN NERESİNDEYİZ? "Yalçın KOÇAK" 18. Dönem Sakarya Milletvekili; 7. ve 9. Dönem Demokrat Parti Genel Başkanı

DÜNYANIN NERESİNDEYİZ?
Yalçın KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Bizim gençliğimizde beynimize işlenen Oryantalist bir aşağılama deyimi vardı “Dünya Aya gidiyor, Biz yaya” evet; bu bize, bizden adam olmaz; gelin bizi siz idare edin dedirtmenin algı yöntemiydi. Beyinlerimizi yıkamaktı gayeleri.
Türkiye; gıda ithalat Bakanlığınca, pardon Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca bir ithalat cennetine dönüştürülmüştür. Dünyanın “Kendisine yeten” sayılı ülkelerinden birisiyken;
Beceriksiz ve aciz eş, dost kollanır bir yapıda sorunlar yumak olmuştur.
Gıda Güvenliğimiz daha doğrusu Bağımsızlığımız tehlike altındadır.
Bakanlıkta hırsızlık ve irtikap da had safhada çiftçilerin ifadeleri ve skeçleri sosyal medyada dolaşım rekorları kırıyor.
İanelere alıştırılan halk, üretimden kopuyor 300 koyun saçmalığı çoban bulamıyor. Oysa çobanlık imparatorluğun en asil ve şerefli işiydi Harbe giden orduyu Ak koyunlu, Kara koyunlu, Kara Keçili aşiretler beslerdi, o ne muhteşem bir lojistik ve ikmaldir. Acaba bilip de ders olarak harp akademilerin de anlatabilecek kimse kaldı mı?
Tarım Bakanlığında canı acıyan, aldığım maaş eve götürdüğüm aş helâl midir acaba diyen bir fani kalmadı mı?
Hanımefendiler, Beyefendiler; Hiç mi duymadınız, okumadınız Endüstriyel Kenevir’den 50 bin sınaî ürün yapılır ve bunlar yükte hafif pahada ağır mamullerdir. Kendir demiş halkımız buna, üflenti olan diğerinden ayırmış siz bu sağduyulu halkın çocukları değil misiniz? Bürokrasimiz fikri kısırlık yaşıyor. Kravatlı tarım memurları ile buraya kadar, aklınızı başınıza alın, dost acı söyler.
Avrupa 15 yıldır (www.eiha.org) bu başat ürün için konferanslar yapıyor hiç mi okumadınız, duymadınız. 
Yazıklar olsun.
ABD ekim alanlarını %150 artırdı, birçok eyalette ekimini serbest bıraktı.
Avustralya bu yıl Sanayi Kenevirinden 70 milyar dolar gelir bekliyor.
Yunanistan 30 bin dönüm, Romanya 200 bin dönüm ekti Kenevir yiyecek ve içecek sektörü süratle büyüyor; bizim güvenlik güçlerimiz 1933 yılının tek partili despot yasalarıyla ahkâm kesiyor. 5 yaprağın reklamı dahi 5 sene diyerek buyruk yayınlıyor.
Bir spor giyim markasının Logosunu damı görmediniz.
Cahil ve bağnaz bürokrasi, Çapsız ve Tab’sız adamlarla sallabaşını, al maaşını dönemi bitti beyler.
Kravatları çözelim; 
Kazmayı, küreği alalım.
Köyden şehre kalkınma ve yapılanma için seferberlik başlatalım.
Dünyanın peşinden koştuğu Kendirin ata yurdu Anadolu; ne diyordu Sümerliler tabletlerinde, Tanrı katından insanlara hediye 4 nebatat geldi; (Buğday, Arpa, Keten ve Kenevir). Açıkağızlılığın âlemi yok, gözünüzü açın bürokrasi, kaldırın şu yasakları, yapın serbestiyet yasalarını, değiştirin kafalarınızı yoksa bu halk çok şeyi değiştirecek.
Bilimsel toplantılar yapalım ve sonuçlarını alalım.
Yaptığımız toplantılar yasak savma sebebiyle yapılmasın, yolluk, harcırah ve fazla mesai ödeneklerine kılıf olmasın.
İş üretelim; Kuvvet çarpı Kuvvet kolu İş’tir.
Sahi dünyanın neresindeyiz; 15 yıl gerisindeyiz. Toparlanalım ve 2025’de 100 milyar dolar bu nebatattan para kazandıralım, Köylümüzü ve ekonomimizi zenginleştirelim.
Yeni Bakanımızı zor hedefler beklesin, Milletimiz de varlık ve genişliğe erişsin.
Hadi gari…

19 Haziran 2018 Salı

AYDINLIK GAZETESİ "AKP-CHP ve PKK-HDP'nin Atatürk'ü katil ilan etme çabası sürüyor!.." Ali Serdar Bolat (18 Haziran 2018)

AKP-CHP ve PKK-HDP'nin Atatürk'ü katil ilan etme çabası sürüyor!..
Ali Serdar Bolat (18 Haziran 2018)

Yeşiller Partisi (Almanya) Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Üyesi Cem Özdemir, ABD emperyalizminin Türkiye'yi ve Atatürk'ü katil ilan etme planını (talimatını) şöyle açıklamıştı: "Bir gün Ermeni Soykırımı Tasarısı ve Dersim olayları TBMM'de tartışılacak ve kabul edilecek. Bizler bunu demokratikleşmenin işaretleri olarak görüyoruz"
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 2018 Seçim Bildirgesi'nde 1915 Olaylarını (Ermeni tehciri) ve 1938 Dersim Olaylarını Araştırma Komisyonu kurulacağı yazılı.
Araştırıp da ne bulacaklar?
Ermenilere soykırım yaptığımızı ve Atatürk'ün Dersim'de katliam yaptığını mı?
Evet. Amaçları Atatürk'ü katil ve Türk Milletini soykırımcı ilan etmek.
Emperyalizmin bu talimatına uygun olarak önce;
BAŞBAKAN RECEP TAYİP ERDOĞAN
Başbakan Tayyip Erdoğan "Bu katliamın sorumlusu CHP'dir, özür dilemesi gereken CHP'dir. Eğer devlet adına özür dilenecekse ben özür dilerim, diliyorum" dedi. Ve 4 belge açıkladı (23 Kasım 2011)
Tayyip Erdoğan "İnönü'nün imzası var" diyor ancak emri veren Atatürk.
Şimdilik İnönü'yü suçluyor. Kastedilen Atatürk.
Tayyip Erdoğan'ın Dersim için özür dilemesini ve açıkladığı belgeleri yeterli bulmayan Kemal Kılıçdaroğlu yaygarayı basmıştı: (24 Kasım 2011) "Dersim özrü yetmez. Devletin arşivlerini açacaksın. Neden devletin arşivlerini açmıyorsun. Açıkladığın belgelerin hiç biri yeni değil"
"Biz 2002'den sonra 'Tarihimizle yüzleşelim' dedik ama o dönem AKP bunu kabul etmedi. Daha sonra Hürriyet gazetesine açıklama yaptım, Sayın Başbakan'ın (Tayyip Erdoğan) özür dilemesini istedim. Dün özür diledi.""Dersim sürgünlerinin arşivlerinin de açıklanması lazım. Başbakan bilir, ben o defterleri istedim. Vermediler. Niye vermiyorlar. Dün 'arşiv yok' diyor. Var.
DERSİMLİ KEMAL KILIÇDAROĞLU
O sürgün edilen ailelerden alınan toprakları da geri vereceksin
O arşivleri açacaksın" "O sürgün edilen ailelerden alınan toprakları da geri vereceksin"
"Dersimli acısını bal eylemiştir. Dersimli acısını AKP'ye sömürtmez."
21 Kasım 2014'de Cumhuriyet yazarı Can Dündar ve Kılıçdaroğlu bu özür işini bir kere daha kurcaladılar. Amacın Atatürk'ü katliam yapmakla suçlamak olduğu apaçık. Çünkü Dersim ayaklanmasını bastırma emrini bizzat Atatürk vermişti. Atatürk'ü suçlama amacını Kılıçdaroğlu satır altı şöyle ifade etmişti:
HaberTURK: "Dersim olayları için Atatürk ve İnönü'yü suçluyor musunuz?"
Kemal Kılıçdaroğlu: "O dönemin belgeleri bende yok. Devlet elindeki arşivleri açsın"
Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası ile bugünkü CHP aynı mıdır?
HaberTURK: "Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası ile bugünkü CHP aynı mıdır?
Kılıçdaroğlu: "Hayır"
HaberTURK: "Farkınız ne?"
Kılıçdaroğlu: "Dünya kadar fark var. Sosyaldemokrasi yoktu, şimdi var" (Sosyaldemokrat bir parti kurulması talebini Atatürk reddetmişti.) (Atatürkçüleri sakinleştirmek için şöyle devam ediyor:)
"CHP Cumhurlyet'i kuran Kuvayı Milliyeci bir partidir. O dokunun bizde izleri vardır"
Kılıçdaroğlu, Dersim'de Cumhuriyet'e silah çeken, askerlerimizi şehit eden Seyit Rıza'yı göklere çıkardı. O Atatürk'e isyan eden biri değil, sevilen bir kişiydi Dersimli Kemal'e göre.
Atatürk, Dersim adını Tunceli olarak değiştirmişti.
Kılıçdaroğlu, "Ben Dersimli Kemal'im" diyerek Atatürk karşıtlığını en veciz bir şekilde dile getirmişti. Kemal Bey Tunceli'ye Dersim diye diye Tunceli'deki CHP oylarını HDP'ye
kaptırmıştı.
Aydınlık, 18 Haziran 2018
17 Haziran 2018.
Aleviliğin yüz karası olan sözde "Alevi kanaat önderleri" ile buluşan Başbakan
Binali Yıldırım "Dersim'le yüzleşme" çağrısı yaptı. 1938 Dersim isyanının bastı-
rılmasını "Büyük bir acı" olarak tanımladı:
"Çok açık söylüyorum, Dersim'i devlet yaptı. Bazan devletler kötü şeyler yapa-
bilir. Dersim'le bu ülke yüzleşmelidir. Çok açık söylüyorum. Hiç bir yanlışın
arkasında durmak gibi bir lüksümüz yok."
Aydınlık,
18 Haziran 2018
PKK ve HDP de Atatürk'ün Dersim isyanını bastırmasını "katliam" olarak
nitelemiş ve devletin özür dilemesini istemişti.
Eski CHP yöneticilerinden Şahin Mengü, Başbakan Yıldırım'ın sözlerini
"Cumhuriyet'e ihanet, Atatürk'e hakaret" olarak değerlendirdi:
"Tam da Musul konuşulurken çıkarılan isyanın arkasında kim olduğu (İn-
giltere) bellidir. Dersim'i devlet yaptı diyenler Cumhuriyet'e karşı çıkanlardır.
Başbakanlık koltuğunda oturan kişinin PKK ve HDP'nin iddialarını dillen-
dirmesi kabul edilemez."
"Tunceli'ye Dersim demek de Cumhuriyet karşıtlığıdır."
"Zamanında CHP yöneticileri Cumhuriyet'e karşı bu saygısızlığı yapmasaydı
Başbakan bu sözleri söylemeye cesaret bile edemezdi."